Yaşadıklarımıza alışmak istemiyoruz

Her fırsatta kadına değer verdiğini söyleyen yöneticileri koruyan çokça prangasız güvenlik görevlisinin listesinde arkada kalıyor bu kadınlar ve daha nicesi. Haliyle herkes kendi başının çaresine bakıyor, gücü yeten yetene. Yöneticilere de acıyorum uzun süredir. İstedikleri kararları alamadıklarını söyleyip sürekli daha fazlasını istedikleri halk onlara yeterli gelmiyor. Son zamanlarda araları iyice bozuldu. Ne halk istediğini alabiliyor nede yönetim. Sorun nerede?

Yaşadıklarımıza alışmak istemiyoruz
Yaşadıklarımıza alışmak istemiyoruz

Telefonum çaldı akşam akşam iş çıkmaz pek ama yaşadığınız şehir İstanbul ise her an her şey olabilir. Çalan iş telefonum ve yarım saat içerisinde ortağımla bahsi geçen Aksaray’daki konumu atılan Otelde Mert Bey'le buluşmamız gerekli. Mert beyin böyle zamansız hareketlerine ve taleplerine alışıktık artık. Ama bu kadarı ilk kez oldu. Saat akşam on be adam(kime diyorum, ben gittiğim sürece saatin ne önemi var, telefonu da şak diye açtık zaten!). Mert beyle buluştuk. Pek önemli olmayan ama çok önemliymiş havası verilen işimizi uzun uzun konuştuk, anlaştık ve yarın sabah işe başlamak üzere sanki bunlar sabah halledilemiyormuşçasına ayrıldık. Geri dönüşte otopark sorunu ayyuka çıkmış, semtte aracımızı bırakabileceğimiz yer bulana kadar bir dünya gezdiğimiz sokaklarda, bir tur daha bizi bekliyordu. Onu da çok bekletmemek üzere dönüş yoluna koyulduk.

Ortağımla sessizce, içten içe yarın sabahın programını yaparken Polis Karakolunu biraz geçince ürkek bir ses önümü kesti:

- Pardon.

Kafamı kaldırıp baktığımda; karşımda, yanında başka kadınların durduğu caddede genç bir kız gördüm. Diğerlerinin bir adım ilerisinde duran, tanımadığım bu genç gece gece ne isteyebilir benden diye düşünüyordum ki;

–Bu akşam…

dedi ama devamını getiremedi kesildi,

Çünkü; ortağım öylece durmakta olan beni, kendine doğru sertçe çekerek:

"-Bu adamın sizinle işi olmaz çekilinde gidelim", diye kükredi ve bana dönüp ekledi;

-Bunların kanı bozuk.

Bunu duyan genç kız, başını öne eğerek geri çekildi, Türkçe bilmediğini aksanından anladığım bu genç kız o an adeta yerin dibine girmişti bu sözlerle. Bence anlamadı bile ne dendiğini; ama ses tonundan tanıdı o aşağılamayı. Korkarak geri çekilişi, taş kesilen boynunun büküklüğü ve yere donmuşçasına bakışı gözümün önünden gitmiyor. Bu hali beni büsbütün hüzünlendirdi; ama kimsenin suratına bakmayan ortağımı takip etmeye devam ettim. İçimden konuşmaya başladım kendi kendime. Çünkü; sesli konuşursam konunun farklı yerlere çekileceği aşikâr. Sadece düşünüyorum, burada değil de başka bir yerde görse, sırf kendisine baktı diye belki gururu okşanacak bu adam, ona “Kanı bozuk” dedi.

O ne demek ki? Kan, Allah’ın doğuştan verdiği kan değil mi? Niye bozuk olsun? Sanki; insan günahkâr doğar diyen bir Hristiyan gibi, o nasıl laf! Hadi bozulsun diyelim, bu kan neden bozuluyor? İçinde varmış derler. Hâlbuki; senin içinde gece gece buralarda Mert Bey'le saatlerce konuşmak var mı da onun içinde olsun? Yanlış, yanlıştır. Günaha kılıf aramak derdinde değilim; ama bu insanlar bu hayatı istedi mi gerçekten? Bunu kabul etmiyorum. Hele hele o perişan hali gözümün önüne geldikçe! Demek ki; onları buna zorlayan bir şeyler olmalı!

Peki Karakol? Az ileride, bu halde insanlar varken nasıl duruyor orada öylece? Ayaklanıp yürümesi gerek diye geçirdim içimden; ama prangalar var her yerinde yürüyemez ki beton ve metal bariyerlerle kapatılmış. Hatta; bakınca ilk dikkati çeken şey onlar, terör olayları dolayısıyla tedbir amaçlı. Polis kendini koruyor.

Her fırsatta, kadına değer verdiğini söyleyen yöneticileri koruyan, çokça prangasız güvenlik görevlisinin listesinde arkada kalıyor bu kadınlar ve daha nicesi. Haliyle herkes kendi başının çaresine bakıyor. Gücü yeten yetene. Yöneticilere de acıyorum uzun süredir. İstedikleri kararları alamadıklarını söyleyip sürekli daha fazlasını istedikleri halk, onlara yeterli gelmiyor. Son zamanlarda araları iyice bozuldu. Ne halk istediğini alabiliyor, nede yönetim. Sorun nerede?

Geçelim bu ideolojik/siyasi konuşmaları. Bunların devri geçti derler bir  de. Hâlbuki öyle mi! Geldiğimiz noktada geçmek şöyle dursun önümüzü kesiyor bu konuşmalar. Artık görmezden de gelemeyiz. Bu aşağılık kapitalizme sessiz kalıp, vicdanlarımızı daha ne kadar hançerleyeceğiz? Kaç gün daha sokaktaki Suriyeli çocukların soğuktan otobüs egzozlarında ısınmasını çaresizlikle izleyip, bu kadınların, genç kızların rakı sofralarında meze edilmesine göz yumacağız? Olanları, bitenleri daha ne kadar görmezden geleceğiz? Her gün yediğimiz tokatlara, daha ne kadar maskeler giydireceğiz? Hayatın bir karabasan gibi gün be gün üstümüze çöktüğü şu halden ne zaman “bismillah” diyerek uyanacağız?

“Gerçek şu ki, (insanlığa) doğru yolu göstermek Bize aittir. (Çünkü Biz insanı sorumsuz ve başıboş bırakmış değiliz.)” (92/12-13)

Ey Allah’ın Kelamı, konuş/bağır çaresizce seni dinliyoruz, Uyandır bizi artık bu yaşadığımız kâbustan yalvarıyoruz…