Recep Garip yazdı: Tren

Recep Garip yazdı: Tren
Trenler ve mevsimler
Bir Nisan şakası yapsaydım tutar mıydı bilmiyorum. Kış yine gecikmeli ayrılıyordu bu sene. Onu sadece baharı hatırlatan çiçeklerden anlıyordum. Bahar birden bire gelmedi nedense. Kış hep baskın çıktı. Gitti gidiyor diye düşündükçe vaz geçti ve geri döndü. Yaza dönen bir mevsimde kar yağdı ülkeye. Mevsimin değiştiğini söylüyorlar. Değişen sadece mevsim olsaydı diye düşünüyorum. Mevsimlerin gelişleri yer değiştirdikçe, şartları değiştirdikçe ayların değişimine de ihtiyaç duyulmaz mı?
Baharı kışın kapı aralığından yakalıyoruz. Bahar coşkusunu doyasıya hissetmek, parklarda, bahçelerde, tarlalarda bunu görmek ve yaşamak gerekiyordu. Bu sene pek farkında olamadan erguvanlar açtı, laleler boynunu büktü gelip geçti bahar ve yazı beklerken yağmurlar asla dinmedi. Bir tarla başında oturup bu sene papatyalardan bir sana bir bana oynamadık. Şehirlerarası yollarda, dağların eteklerini, ormanları, dereleri, bahçeleri izlerken gördüklerimiz bizi eski günlere götürse de zevkini çıkaramadan bir başka mevsime doğru yol aldık. İnsan bu tür zamanlarda nedense çocukluk günlerini düşünüyor. O günlerde gidip bağ ve bahçe içlerinde serilen sergileri, kahvaltı ve öğle yemeklerini hatırlıyor. Kelebekleri, arıları ve börtü böceğin hareketliliğini düşünüyor. Duvar dibindeki üç gülleri, papatyaları, ebegümecini, gelincik çiçeklerini, bahçelerdeki zerdali ağaçlarını, bademleri, erikleri hatırlıyor. Baharın sonuna doğru kendisini toparlayarak bir ikram gibi ortalığı süsleyen nar ağaçları unutulur gibi değil. Uzun yıllar vardır ki hep kara yoluyla gittiğimiz Anadolu şehirlerinde Tren ya şehri ikiye bölmektedir ya da şehrin hemen kıyısında bir kasabada konaklamaktadır. Geçtiğiniz bütün vadilerdeki yemyeşil ve rengârenk dokular insanı iklimlerden iklimlere doğru taşır. Bunu kara yoluculuklarında yakinen görebilirsiniz. Sahi en son Trenle İstanbul’dan Edirne’ye, Ankara’dan Eskişehir’e ya da Başkent’ten İstanbul’a, Ankara garından Konya’ya, Adana’ya, Diyarbakır’a ne zaman yolculuk yapmıştınız?
Tam da burada “Tut” şiirinde Sezai Karakoç şöyle mırıldanır;
“Son insan yürüyor
Tut elimden kaçalım
Kaçalım kaçalım
Bizi kimseler görmesin
Arayanlar bulmasın
Tren duvarları sarsmasın
Yürek bu kadar hızlı çarpmasın
Kan böylesine hızlı akmasın
Aşkın kulakları sağır
Sesi boğuk olmasın”.
Nice şairlerin, ressamların hayat hikâyeleri bir tren yolculuğuyla başlar. Nice şiirlere mısralara, resimlere yerleşir istasyonlar ve trenler.
Kimi zaman trenler gider şehir kalır
Kimi zaman şehir kalır trenler gider
Bir başka mevsimi yüklenir gider
Bir başka zamana atlayıp gelir
Tren, tren hatıralara koşan tren
Başını vadiye, dağlara yaslayan tren.
Hatıralarımızda yer alan tren istasyonlarında başlayıp biten hayat öyküleri vardı unutamadığımız. Aşklar sanki buralarda başlardı. Vedalaşmalarda ağıtlar en içli yönüyle buralarda kayıtlara düşülürdü. Gurbete gidecek olan işçi, köylü ve öğrenci hep buralarda uğurlanırdı. Eski filimler hep Haydar paşada ya da Sirkeci’de başlar ve biterdi. Bana öyle gelirdi. O nedenle çocukluk yıllarımızın, gençlik düşlerimizin hatıralarında gizli duran istasyonlar şimdilerde birer müze gibi geliyor bana. Artık ne Ahmet Mekin, Türkan Şoray, ne Yıldıray Çınar, ne Zeki Alasya ve Metin Akpınar ne de kara trenin uzun çığlıkları artık öykülerimizin kahramanları değil.
Ne çok olmuş trenle bir şehirden diğer bir şehre gitmeyeli. Bu kez Ankara garında aynı hisle hislenmiş gençlik yıllarım birer vagon gibi gözlerimden gelip geçmişti. İncecikten iç geçirdiği onlarca hikâyenin, şiirin varlığını hatırladı. Gelip giden bahar kaçkını bir mevsimde vadileri, ovaları, köy ve kasabaları izlemenin geçitleri bir film şeridine dönüştü.
Bu kez trenle yolculuk yapmalıyım diye düşündü adam. Sevdiğimle birlikte bir tren yolculuğu yapmalıyım. Şehrin ana bulvarlarında yaptığı uzun yürüyüşlerin sonunda yorgun düşen adımlarını bir kitapevinde dinlendirebilir uygun bulduğu bir mekânda bir fincan kahve içebilirdi.  Şair ne güzel söylemişti;
Sade bir kahve
Adın ne senin, kahve
Şöyle bir kurulunca koltuğa
Ne güzel olur sade bir kahve
  
İçi köpük dolu sade bir kahve
Mis gibi kokan, Yemeni hatırlatan
Her fincanda niyetlenen, fal tutan
Gözlerimize umut, aklımıza ziya
Bir fincan kahve olsa da içsek
Hadi evladım bize sade bir kahve.
Bir sade kahve
Şiirler yazdıran
Bir sade kahve
Seni seviyorum diyen
Haydar paşa da tren
Muhabbette, sohbette
Bir sade kahve.
Niyetim, kahve içip kırk yıl hatırası olsun kabilindendi uğrayışım kitapevine. Yemen gibi bir memleketin kahvesi kadar kalıcı olup olmayacağını test etmek mi istemiştim? Aslında kahvenin nereden ve kim tarafından keşfedildiği bilinmese de anlatılan hayat öyküleri dikkat çekiyordu. Afrika’da ortaya çıktığı sırasıyla Yemen, Arabistan ve Mısır’a yayıldığı üzerine bilgiler mevcut. Yabani kahvenin bu gün hala Etiyopya’da bulunduğunu gidip gören dostlarımız da var. Yemen’in büyük limanının adı Al Mukha’da kahve anlamına geliyor. İlk kahvehanenin Mekke’de ‘Kaveh Kanes’ adıyla açıldığı daha sonraları da Arap dünyasına yayıldığını biliyoruz. Bu kahvehanelerde satranç, müzik yapılan, şarkılar eşliğinde danslar edilen yerler olmakla birlikte daha sonraları nargilenin de merkezlerinden birinin olduğunu ilave edebiliriz. Bu merkez aslında zamanla toplum yöneticilerinin ve ticaretin de merkezi haline gelmiştir. Bu günlerdeki oturma mekânları, siyasal tahlil ve kararların alındığı, ticarette farklı kulis ve işlerin bitirildiği mekânlar hali de aynı işlevi sürdürdüğü söylenebilir. O günlerde de siyasi toplantılara ev sahipliği yapıyor diye kapandığı ve yeniden vergilendirilerek açıldığı düşünüldüğünde tarihsel döngünün nasılda bu günle örtüştüğü ifade edilebilir. 
İki tarih var bizim açımızdan;
Birincisi 1517 yılında Kanuni Sultan Süleyman'ın Yemen Valisi olan Özdemir Paşa, lezzetine hayran kaldığı kahveyi İstanbul'a getirdiği söylenir. Yemen Valisi olan Özdemir Paşa, kahveyi böylece saraya taşımış olur. Türk kahvesini, sarayın görkemli salonlarında, 40 kişilik kadrolu kahveci ustaları tarafından özenle Sultan'a servis ediliyor. Harem'de cariyelere doğru kahve pişirme dersleri verilir.
İkincisi ise, 1554 yılında Osmanlı İmparatorluğuna Suriye’den İstanbul’a Halepli Hukm ile Şamlı Şems adındaki iki tacir tarafından getirdiği bilinmektedir. Rivayetlerin hangisinin doğru olduğundan ziyade kahvenin bizdeki hükmü, ifadesi, ikramı, anlamı oldukça önemlidir ve soyludur. Günün belirli zamanlarında içilen, yemekten sonra içilmesi gelenekselleşmiş olan kahvenin bizdeki hatırı oldukça önemlidir. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır. Hat çalışmalarında, edebiyat sohbetlerinde, bir metnin haşiyeleri üzerine konuşmalar yapılırken, kız istemede, düğün ve dernekte, çok önemli buluşmalarda kahve içilir. Musiki sofralarında meşk yapılırken, çok önemli bir konunun mütalaasında kahve içmek bir gelenektir bizde. Kitap okurken, satranç, tavla vs oynarken, şiir ve fasıllar dinlerken bir kültür geleneğinin en önemli unsurlarından birisidir artık Türk kahvesi. Kendine özgü hale gelmiş sunumuyla, ikram ve hazırlanış şekliyle bizleşmiştir. Kahve içmek istiyorum denildiğinde nasıl içmek istersiniz diye sorulur. Sade, az şekerli, orta, çok şekerli ya da sütlü kahve diye talepte bulunulur. Bu durumda Türk Kahvesinden başkası hatırımıza gelmez. Gelmemelidir zaten.  Kahve içmek istiyorum cümlesi kendi içerisinde Türk kahvesini anlatır. Başka türlü anlaşılmaz. Bunu mutlaka böyle bilmeliyiz. Yüzyılların bize armağanı olan en güzel sohbetlerin, kararların,  muhabbetlerin, sanat ve kültür etkinliklerinin ikramıdır Türk kahvesi.
Bana bir kahve, sade olsun.
Bana bir kahve, az şekerli.
Bana kahve, sütlü.
Bana bir kahve çok şekerli.
"Türk erkeği sade kahve içer canım" gibi ifadeler tamamıyla bu sohbetin tadıyla ilintilidir. Muhabbet koyulaştıkça aralara serpiştirilen fıkralara benzer.
Aslında sadece bir fincan kahve içecek ve kitaplara göz atacaktım. Kitapevinde binlerce kitap vardı. Her birisine dokunmak, her birisinden bir şeyler öğrenmek istiyordum. Yaza girerken ihmal ettiğim bazı kitapları alarak yeni düşlere, yeni yolculuklara ve yeni bir kapı aralığına ihtiyaç duymaktaydım.  Ellerim kitaplara dokundukça yüreğimde hiçbir sıkıntı kalmıyor. Ne çok kitaplar var okumam gereken diye düşündü adam. 
Sırasıyla okumam gereken kitaplar diyerek bazılarını ayırdı;
Çağ ve İlham I: Metafizik Gerilim Şartı – Sezai Karakoç
Çıkış Yolu I-II: Ülkemizin Geleceği – Sezai Karakoç
Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı I-II Başyazılar– Sezai Karakoç
Ateş hattında Harf Müfrezeleri – Nuri Pakdil
Sanat Üzerine – Tevfik El Hakim
Derviş ve Ölüm – Mehmet Selimoviç
Bir Adam Yaratmak – Necip Fazıl Kısakürek
Tüfek, Mikrop ve Çelik – Jared Dıamond
İsimle Ateş Arasında – Nazan Bekiroğlu
Sevdalı Bulut – Nazım Hikmet
Bir Kuran Şairi – Dücane Cündioğlu
Andolsun Aşka – Cumali Ünaldı Hasannebioğlu
Kırk Ambar – Cemil Meriç
Neva Teli – Sadettin Kaplan
Ay Vakti – Medeniyet Özel Sayısı
Siyaset Sözlüğü Recep Tayyip Erdoğan – Hasan Sarı
Rasim Özdenören Kitabı – Ali Dursun – Turan Karataş
Ahlak, Estetik ve Şiir – Oktay Taftalı
Vs.
Bütün bunlardan sonra kahve kadar çayın da bir anlamı olur muydu? Şöyle ilaç kokulu çaylardan birkaç bardak daha içerek kitaplarla dostluğumu daha da uzatabilir biraz daha burada kalabilirdim. En çok huzur bulduğum yerlerden biri de kitapevleriydi. Camilere, külliyelere, şadırvanlara olan uğrayışlarım beni kitapevlerine de çekiyordu. Buralar sanki insanı içten içe kendisine bağlıyor vaktin ibresi hepten unutuluyordu.
Kitapların dünyasından bir şekilde ayrılarak bahar üşütmesi içerisinde yüreğimdeki fırtınaları bastırmak istesem de gücüm yetmedi. Bir taraftan üşüyor, diğer taraftan da kitaplarıma sıkıca sarılıyordum. Burnum aksa da, hapşırıp dursam da yürümem gerekliydi. Yüreğimin sesini dinleyerek Zencefil yürekli bir ardıç kuşuna ulaşmak istedim sonra. Yürürken iç üşümelerimle endişelenerek sürdürdüm yürüyüşümü. Kuşkusuz bir günün zencefil tadında kehribar gülüşüne ulaşmaktı belki de yürüyüşüm. Kendi ağıtımı gizleyerek yürüdüğüm bu Nisan günün de rüzgâr yalayıp geçiyordu üzerimden ve üşütmemi artırıyordu. Bir kelebek kadar zarif adımlarımla şehrin kalabalığına karışarak tebessümümü artırabilirdim. Öyle yaptım. Sahici bir tebessümdü aradığım. İçten ve yürekten bir tebessüme ne kadar çok ihtiyacı vardı insanın. Yapmacıksız, sıradan olmayan gülücüklere ihtiyaç vardı. Yapay olmayan, yalancı olmayan, aldatıcı olmayan tebessüme ulaşmalıyım. Küçücük bir tebessümün ne çok şeyi değiştirdiğini düşündükçe, bir çocuğa yeni bir hayat, bir genç kıza yeni bir umut, yaşlı bir adama yeni bir muhabbet beni yepyeni hayallere götürüyordu.
Bir öğle sonu bütün ateşlenmelerimi öteleyerek domur domur kendisini gösteren, çiçekleriyle varlığını haber veren bu mevsimin albenisine tutulmuştum.  Sadece bir kahve içimi, bir muhabbet alımı, bir dostluk çayı içindi uğrayışım. Birikmiş tebessümlerimi alıp dönecektim geldiğim mevsime. İnsan zaman zaman dostlarına yürümeli böyle. Özenle yürümeli. İçten ve yürekten yürümeli. Gözlerine yüklediği, yüreğine doldurduğu dostluklarla yürümeli.
Yürüyüşün neyi taşıdığını, neler hazırladığını kim bilebilirdi ki? Elimde, mormenekşeler, sümbüller ve hercai çiçeklerden bir demetle bekliyor değildim. Lakin sessizce yaklaşan bir esmer edayla birkaç derginin, birkaç kitabın öyküsü ellerime düşecekti. Bunu nerden bilebilirdim? Bilemezdim zaten. Yürüyüşün öyküsü buydu. Her yürüyüşün sonundan nelerin kalbimizi okşayacağını, nelerle bizi meşgul edeceğini bilenimiz var mıydı? Belirli bir hedefle gidilmiş olsa da neyin, nasıl şekilleneceğini, hangi anın ve zamanın öyküsüne rastlayacağımızı bilenimiz olsa da azdı. Bunu insan yürüdükçe hissedebiliyordu. Yürüyüşün kendi içerisindeki gizemliliği yürürken keşfediliyordu. O halde keşfetmek için yürümek gerekliydi.
Bir esmer gülüş gibi yakama asmıştım zencefili. Zencefilli çay iyi gelir mi demişti? Çörek otu ölümden gayrı her derde şifadır diyerek bir parmak balı ağzıma sürerken sahi zencefilin bu kadar acı olduğunu nerden bilebilecektim? Tatlı od safra çıkarmaz denilse de yola giden adamın akıbetini kim bilebilirdi ki?
Üstüm başım dağılmıştı. Ruhum dağılmıştı. Yüzüme düşen pembemsi hal iç üşümemle ilgili olsa da uzaklara bakan kaçamak bakışların beni alıp götürdüğü kuşkusuzdu. Bir tren yolculuğu gibi akıp gidiyordu zaman. Zamanın raksına kaptırmış öylece gidiyordum.
Şimdi ışıklar sönmüş, tren ağır ağır bir şeyleri ezercesine hareket ediyordu. Adam ani bir hareketle yerinden kalktı. Kırmızı ışıkta durdu. Tren artık gitmesi gereken mevsimin kapılarını açarak, uçarak gidiyordu.
Bütün hıncımla, acılarımla, içimde yürüyen sessiz çığlıklarımla evime dönüyordum. Tren gidiyordu. Kim bilebilirdi Trenin bir istasyonda durduğunda bir başka trenle karşılaşacağını? Sınırlı vaktin hareketsizliği içerisinde araladığım pencereden esmer güzeli bir göze kendimi kaptıracağımı?
Tren hızla gidiyordu. Bir çift göze takılan ıhlamur çiselemesiyle hala kırmızı ışık yanıyordu.
Adam uzun uzun bakmayı sürdürdü. Işık ne kadar da uzun yandı diye düşünecek durumda değildi. Ah şu ışıkların dili olsaydı da geçip giden arabaları, yolcuları, bekleyip duran, sonra geçip giden insanların yüzlerindeki anlamlar üzerine konuşmalar yapsaydı. Derin bakışlarıyla bende kalamazsın diye iç geçirdi. Yeni bir sevda çağlayanı gibi, yeni bir sürgüne düşmek gibi bir şeydi bu. Delip giden karanlık gözlerinden içeriye süzülmeye korkuyordu. Lakin bahar coşkusuyla gelen bu kelebeklerin ömrünü düşündükçe vaz geçti derin bakışlarından. Bu kadar kısa sürsün istemiyordu. Tren alabildiğine homurtular çıkararak gecenin içinden bağırarak, çığlıklar atarak akıyordu. Kaç yıl oldu seninle tren yolculuğu yapmayalı diye sordu hanımına genç adam? Hanımı bilmem dedi. Ne kadar oldu sahi birlikte terenle şehirlerarası gitmeyeli? Bakıştılar ve gülüştüler. Gece geçti. Gece kendi içinde kıvranarak trenin gürültüsünde kendisini avutuyordu.
www.recepgarip.com