Parayla saadet olur mu?

Parayla saadet olur mu?
para ve mutluluk

Fahri Akmansoy

-Parayla saadet olur mu?

Bu soruya, evet veya hayır diyebilmem için sorunun sahibine benim de bir soru sormam gerekir;

-Hangi parayla?

Bu suale; ‘helal yoldan elde edilen parayla’ denilirse evet, ‘haram yoldan elde edilen parayla denilirse’ hayır cevabını rahatlıkla verebilirim. Yazımın sonuna doğru ele alacağım bir konuya da temas etmeden geçmeyeyim ‘hangi parayla?’ sorusu sorulmuyorsa veya akla gelmiyorsa, bu soru değerini ve önemini yitirecek kadar unutulmaya yüz tutmuşsa, bu nokta kimsenin umurunda değilse veya bu minvalde durumlar olmuş, olmakta ve dahi olacaksa işte asıl meselenin bu olduğunu da üzülerek belirtmek isterim.

Tekrar konumuza gelecek olursam eğer bir soruya, başka soruyla cevap veriliyorsa usul ve adap gereği, ikinci soruyu soran kişinin kendi sorusunda yer verdiği kavramları açıklaması icap eder. Bu bağlamda ben de 'helâl' ve 'haram' kavramlarını açıklamakla ilgili mesuliyetimi yerine getirmeye gayret edeceğim.

Söz konusu kavramlarla ilgili tanımları yaparken, bu kavramları mümkün olduğu kadar geniş bir çerçevede ele almayı, tüm insanları, inançları ve kültürleri kapsayacak nitelikte tanımımı yapmayı soruyu sorana karşı bir sorumluluk olarak değerlendiriyorum. Bu arada şunu da belirtmek isterim ki; Bir soruya cevap vermek veya buna cüret etmek öyle kolay ve üstün körü yapılacak bir eylem de değildir hatta olmamalıdır. Birçok kişinin doğru olarak görmediği, hatta bazı durumlarda kınadığı ‘Bilmiyorum’ cevabı aslında haddini bilmenin de bir şiarıdır. Bilmediğiniz veya cevap verdiğinizde potansiyel bir vebal olduğunu sezdiğiniz veya hissettiğiniz sorulara karşı ‘bilmiyorum’ demek en doğru karşılık olur. Size bir adres soran kişiyi yanlış yola sevk etmek yerine, o kişiye bilmediğinizi beyan edip onu sorusuna doğru cevap verebilecek birine yönlendirmenin daha doğru bir seçim olacağını da belirtmek isterim. Kimse her şeyi bilemez ve dahi bilmek zorunda da değildir.

Elbette herkes karşısına çıkan bir soruyu kendi zaviyesinden anlayabildiklerine göre yanıtlar. Sonuçta herkes kendi cevabını doğru olarak kabul ettiği için referans noktasını da ona göre belirleyecektir. Hâl böyle olunca da tüm sağlamalarını da yine kendi kabullerine göre yapacağı da tabiidir.

Söz konusu kavramları açıklarken bunları kendi kabul ettiğim dinin çerçevesinde mi, yoksa tüm insanları, inançları ve tüm kültürleri kapsayacak şekilde mi tanımlamak gerektiği ile ilgili bir yol ayrımına geldiğimde bu benim için asla bir sorun olmayacaktır. Zira bu kavramlar oluş, etki ve ihtiva açısından zaten insanlığı, bütün inançları ve ekinleri kapsayan nitelikte olan olgulardır.

Helâl ve haram kavramları, sadece İslâm dinini kabul eden insanlara göre ve onlara yönelik olarak açıklamak kapsam ve anlam itibariyle dar bir bakış açısı olacaktır. Bu kavramların kapsama alanı sadece bu dünyayı değil insanın var olduğu veya olacağı tüm boyutları şekillendirecek ve bunlara doğrudan veya dolaylı etkileri olacak güce ve potansiyele haizdir

Bunlara ister öznel, ister nesnel, ister inanç, ister inançsızlık artık hangi noktalardan bakarsanız bakın sandığınızdan ve düşündüğünüzden çok daha büyük, kapsayıcı ve önemli olduğunu görebilirsiniz.

Bu kavramların o kadar büyük bir kapsama alanı vardır ki, değil bu dünya boyutunu, bizim ahret olarak inandığımız diğer boyutu bile içine alır. Bu hususta şunu kesinlikle söyleyebilirim ki; Dünya hayatıyla ilgili tercihlerinizi bu kavramlara göre nasıl ve hangi amaca göre yaparsanız, diğer boyuttaki durumunuz da bu tarafa göre şekillendirmiş olursunuz. Bu bakış açıma göre bu kavramları sadece kendi dini inancım çerçevesinde değil, bütün zamanlar, bütün kültürler ve bütün inançları kapsayacak şekilde yapmayı daha doğru bulduğumu belirtmek isterim. Konuyu bu açıdan görmem bu kavramların zaten öyle olmasından dolayıdır. Bunların önemi insan ve insanlık gerçeğinin şekillenmesindeki etkileri yanında, tüm kültürler ve tüm zamanlar için geçerli olmasında gizlidir.

Yazımın başında sorduğum; ‘Parayla saadet olur mu?’ sorunu sadece para ve maddi kazanç yönüyle görecek ve bu yönüyle ele alacağım. Zira bu kavramların kapsamına ve detaylarına girecek olursam yazımın makale sınırlarını aşıp kitap seviyesine gelmesi işten bile olmayacaktır. Bu uzun girizgâhtan sonra konuyla ilgili açıklamalara geçebilirim artık. Helal yoldan elde edilen kazanç veya dar anlamıyla helâl para nedir?

Helâl para: Bir kişinin maddi olarak bir şeylere sahip olmak maksadıyla, o uğurda yaptığı çalışmalarının ve son alış veriş aşamasına gelene kadar yapmış olduğu tüm yatırımlarının neticesinde elde ettiği birikimlerinin semeresi olarak ürettiği, mal ve/veya hizmetini, bunu talep edene aktarması karşılığında, alan ile veren arasında tesis edilen hukuk dairesinde ve dahi karşılıklı rıza ile yapılan alış verişinin nihayetinde ürününü ve/veya hizmeti sunmasının karşılığı olarak elde ettiği paradır.

Bu kavramdan sonra sıra şimdi de haram yoldan elde edilen kazanç veya paranın tanımında.

Haram para: Bir kişinin maddi olarak bir şeylere sahip olmak amacıyla o uğurda yaptığı çalışmalarının ve son alış veriş aşamasına gelene kadar yapmış olduğu tüm yatırımlarının neticesinde doğru veya yanlış yollarla elde ettiği birikimlerinin bir sonucu olarak ürettiği veya ortaya çıkardığı mal ve/veya hizmetini, bunu talep edene bile isteye yanlış veya aldatıcı yollarla aktarması karşılığında, alan ile veren arasında tesis edilen mesnetsiz hukuk ve aldatıcı bilgilere göre şekillendirilmiş karşılıklı olmayan rıza ile yapılan alış verişinin nihayetinde ürününü ve/veya hizmeti aktarılmasıyla elde ettiği olumsuz enerjiler taşıyan bereketsiz ve değersiz edinimdir.

Bu tanımların unsurlarına bakıldığında giriş ve gelişme bölümleri birbirlerine yakın olsa da asıl yol ayrımı aldatma ve karşılıklı rıza unsurlarında olduğunu görebilirsiniz.

Burada asıl sorulması gereken özel ve kapsamlı bir soru daha vardır. Bazı insanlar neden helal olanın, bazı insanlar da neden haram olanın dışına çıkmaz veya istese de çıkamaz? Yukarıda belirtmeye çalıştığım bu kavramların dünyayı ve ahreti kapsadığı hususu, işte bu soruyla ilgilidir.

İnsan canlı türünün, bildiğimiz diğer varlıklardan üstün kılan tek özelliğinin ‘tercih yapma’ hak ve salahiyetine haiz olma vasfıdır ve bu gerçek hepimizin malumudur. Konumuz açısından bakarsak bir kişinin helali veya harami olması onun mecburiyeti değil, kasti ve bile isteye yaptığı şahsi seçimidir.

Hayatın geneline baktığımızda her insan dünyaya, yumuk, yumuk elleriyle, pombiş yanaklarıyla, sevimli yüzüyle, güzel bebek kokusuyla, saf masumiyetiyle, bakıma ve ilgiye hiç bir canlı türünde olmadığı kadar muhtaçlığıyla geliyor lakin, neden bir zamanlar masum olan o eller eroin üretiyor? Neden bazı masum ayaklar kötü yolları çiğneniyor ve neden bir zamanlar bebek kokusu almak için koklanan gıdılara sahip o bebeğin boynuna idam edilmesi için ilmek geçiriliyor?

Dünya ve içindeki geçici unsurlar neden bazılarını kandırabiliyor da bazılarının umurunda bile olmuyor? Hattı zatında; kötülük ve kötü olmak kader değil bir tercihtir. Seçiminizin arkasında duracak güçte ve dirayette iseniz hangi yolda ilerlemek istiyorsanız buyurun ilerleyin. Helali yolda olmanın da harami yolda olmanın da elbette bir karşılığı yani bir bedeli vardır. Bir dizi filmde duyduğum ve konumuzla ilgili olan bir diyaloğu sizinle paylaşmak istiyorum. Kötü olmasıyla meşhur birine karşısındaki karakter 'Sen bu kadar kötü birisin ama mutlu musun?' diye sorduğunda kötü olmayı tercih eden kişi kendine göre ve kendini kayırarak şu cevabı verdi; 'Ben mutlu olmak istemedim, güçlü olmak istedim'.

Hepimizin içinde yaşadığı sosyal ve ekonomik sistemler, ne yazık ki, insanların kendisine bağımlı olmasına, ona hizmete devam etmesine ve herkesin bu düzenekte köle olarak kalması ve oyununun dışına çıkamamasına yönelik olarak birçok yol ve yöntem icat ediyor, kurguluyor ve uyguluyor. Hatta bunun sürdürülmesi için hemen, hemen tüm sanat dallarını, değerleri, inançları ve sayabileceğimiz daha birçok şeyi kullanıyor ve etkisi altına alabildiği her şeyi de kullanmaktan çekinmiyor.

İnsanların tüm zaafları keşfedildiği daha doğru bir ifadeyle belirlendiği için zayıf yerleri, kırılmaya müsait noktaları, nerdeyse kesin olarak hesap edilerek, krizlerin, yoklukların, sıkıntıların, savaşların, hastalıkların ve daha sayabileceğimiz birçok olumsuzlukların devam edebilmesi için planlar ve projeler üreterek kendi varlığını yani bu kurguları yapanların varlıklarının devamı için çalışmalar yapılıyor.

Dikkat edilirse artık filmlerde iyiler kazanmıyor. Güzel kız hep zengin olan adamı tercih ediyor, esas oğlan zengin kız varken fakir ama gururlu kızın yüzüne bakmıyor. Her karakter kendi çıkarı için ciddi veya şaka yollu da olsa yalan söylemekten hiç çekinmiyor. Esas kız kendisine yapılan şaşırtıların parasının nereden geldiğini sormuyor, mesela pırlanta yüzüğü görünce aklı başından gidiyor ama bu değirmenin suyunun nereden geldiğiyle ilgili bir soru sorma gereği duymuyor (sanırım pırıltılı boncuğun güzelliğinden aklı uçuyor garibimin). Bir de son zamanlardaki filmlerde cinayet işleyenin polisle hiç işi olmuyor, çata pata yapılan çatışmalarda kurşunların nereye gitti hiç akla gelmiyor, öleni arayan soran yok, kalanın neden bu işi yaptığına aldıran, karışan sorgulayan hatta merak eden dahi olmuyor ne hikmetse. Tuzak kuranın, kötülük yapanın, hile veya yalanla bir şeyleri elde edenlerin yaptıkları da nedense hep yanına kalıyor. Adaletin esamesi bile okunmuyor nedense?

Yeni kuşaklara en başta sorduğum; 'Parayla saadet olur mu?' Sorusunu yönelttiğinizde kaç kişi; 'Hangi parayla?' sorusunu size yöneltecek, hiç düşündünüz mü?

Burada asıl düğüm noktası insanların paradan değil de, saadet kavramından ne anladığıdır. Mutluluğu maddeden ibaret sayan bu yapay ve temelsiz anlayışla mücadele etme yolunda endişeleri, tepkileri ve bu minvalde duyarlılıkları olan ve bu duruma itirazı olduğunu her fırsatta ortaya koyan ve asıl mutluluğun manada olduğunu beyan edenler ne yaptı? Her tarafımızı olumsuzluklar kuşatmışken ve herkes çapına ve durumuna göre bu değirmene su taşıyorken, biz bu olumsuz hâl için bir çözüm üretebilecek miyiz? Bir de bunları sormak gerekiyor sanırım.

Herkes görünen sorunlarla ilgilenmenin yanında son zamanlarda bir de ilgileniyor gibi yapanlar türedi. İnsanın söyledikleriyle yaptıkları arasındaki mesafe açıldıkça, bu açılan yarığın içine değerler düşmeye ve düştükleri uçurumdan bir daha da çıkamama gerçeği ortaya çıkmaya başladı. Bu düşüş öyle sanıldığı gibi, birkaç metre yükseklikten aşağıya kayma şeklinde de olmadı maalesef, uçurumdan aşağıya tepesi üzerine çakılma ve param parça olma şeklinde gerçekleşti.

Değerlerin birer ikişer bahsettiğim uçuruma düşmesi, değer üretmenin zorlaşmasını, değerli insanların kıymetsiz hale gelmesini, değer üretecek olanların cesaretlerinin kırılmasını, değer üretene veya üretmek isteyenlere kimsenin sahip çıkmamasını ve sonunda da değer üretmekten birer ikişer insanların vazgeçilmesini meydana getirdi.

Değersizlik salgını, beklenenden çok daha kısa sürede insanlar arasında da mesafelerin açılmasına, başta akrabalık ilişkileri olmak üzere arkadaşlık, dostluk, paydaşlık, milli ve manevi değerlerin yıpranmasına, hemen hemen her şeyin çıkar ilişkilerine kurban edilmesine en kötüsü de neredeyse her şeyin kullan at eşyalara dönüşmesine neden oldu.

Bu noktaya nasıl gelindi? Sorusunun cevabı; Helâl ve haram kavramlarının ihlal edilmesidir, diyebilirim.

Bu kavramların ihlal edilmesinin hatta neredeyse hayatın içinden çıkarılmasının, üzerinin örtülmeye, değerinin silinmeye, anlamının unutturulmasına, kapsamının daraltılmasına neden olan unsurların sosyolojik, siyasi, ekinsel ve bireysel boyutlarına ayrı, ayrı değinmek ve açıklamak gerekir ancak buradaki yazı alanı itibariyle çok fazla detaya giremeyeceğim de malumunuz.

Aslında konu detaylı ve çok yönlü ama sonuç itibariyle her unsurun çıkış noktası aynı. O da bireysel bozulmadır. Bireysel kalkınma olmadan toplumsal kalkınmanın hatta hatta insani manada gelişmenin mümkün olamayacağına inanıyorum.

Hayat tercihler bütünüdür. Her yol ayrımında yapılan tercihler, hayatın şekillenmesine neden olur. Kimse zorla kötü olmadığı gibi zorla iyi de olamaz. Birçok kişi kendisinden önce başlamış sürgitlere ve kısır döngülere son verebildiği gibi, kendisinden sonra geleceklere acımasız ve olumsuz enerjileri ve tecrübeleri miras da bırakabilir. Bu hususun nedeniyle veya niçiniyle ilgili cevapsız soruların peşinden gidip zaman kaybetmektense çözümler için çaba sarf etmenin daha doğru olacağını düşünüyorum.

Parayla saadet olur, neden olmasın?

Ama helâl olduktan sonra.