Prof Dr Yavuz Köktaş: "Derin Ahlak - 1"

Hemen ifade edeyim ki, ahlakın derin olanı, yüzeysel olanı var. Böyle olunca insanı tanımak da bu derinliğe ve cevheri ortaya çıkarmak da deruniliğe bağlı olacaktır. Çağımızda psikoloji bu derinlik ve deruniliğe alternatif olma çabasında… Ama psikoloji çeşitli yöntemleri olsa bile en nihayetinde batında olanı değil, zahirde olanı, zahire vuranı açıklamaya çalışmaktadır. Psikolojinin temel ilgi alanı inancın, ahlakın, ruhun davranışlara yansıyan yönüdür. Psikoloji, sorunun kökenine inemediği için çözümleri de kökensiz veya zahirî olabilmektedir. Psikoloji sorunun kökeni olarak da sadece “çocukluk dönemi”ni görmektedir. İnebildiği yer orası. Elbette çocukluk döneminin “ben”i etkilemesi muhtemeldir. Ama bir insanın içindeki tüm çatışmaları buraya bağlamak herhalde aşırılıktan başka bir şey değildir, hatta insanı sadece maddî yapısıyla görmekten başka da bir şey değildir. Bu noktada konuyla ilgili Mutahharî ve Aliya’ya atıf yapmak istiyorum. İki çatışmadan bahsederler. Ama nasıl bir çatışma?

Prof Dr Yavuz Köktaş: "Derin Ahlak - 1"

Önce Mutahharî…

İnsanda bir “ben” vardır. İnsan “benlik”tir. Buna nefs demek de mümkün. Bir kere insan “ben”i, izzet sahibidir. Yani insan, nefsinin izzet ve yüceliği ile saygıdeğerdir. Bu durumda akla şu soru gelir: Nasıl oluyor da İslam’da bir taraftan nefs ve istekleriyle sürekli bir mücadele tavsiye edilirken; öbür taraftan nefsin izzet ve saygıdeğer oluşundan bahsedilebilmektedir? Bunlar birbirine zıt şeyler değil midir? Nefs, “ben”dir, insanın kendisidir. Acaba “ben”i yermek, aşağılamak ve küçük düşürmek mi yoksa “ben”i yüceltmek, saygın saymak ve izzetini korumak mı gerekir? Acaba bunların ikisi de aynı “ben” midir? Aynı değil. Aralarında zıtlık vardır. Aynı olmadıklarına göre acaba insanda iki ayrı “ben” mi vardır? Ki, bunlardan biriyle mücadele edelim, onu alçaltalım, özgürlüğünü kısıtlayalım. Bunun da kabul edilmesi mümkün değildir. Herkesin birbirinden ayrı iki “ben”i veya iki “nefs”inin olmadığı kesindir. Sanki yukarıda nefsi aşağılamak ile yüceltmek derken iki “ben” tasavvur edilmiştir. Biriyle mücadele edilmelidir; asıl “ben” ise diğeridir. İnsanda böyle iki “ben” yoktur. Öyleyse meselenin aslı nedir? İnsandaki çatışma neyin nesidir?

Mutahharî’ye göre bunun İslamî çözümü şöyledir: İnsanın, bütün hayvanlarla ortak olduğu yönler vardır. Ama aynı zamanda Kur’an’ın ifadesiyle onda ilahî ruhtan bir esinti de vardır. Asıl “ben” budur. İnsan hayvanî “ben”e de sahiptir, ama hayvanî ben insanda küçücük bir “ben”dir; aslî ve gerçek ben değildir. “Ben yerim, içerim, yatarım, yürürüm…” Bunların tümü bir “ben”e bağlıdır, ama bunlar, bu “ben”in alt dereceleridir. İşte bu “ben”, “yerim, içerim, acıkırım, yatarım vb.” dürtülerle ilgilidir. Ama aynı zamanda “ben düşünürüm, Allah’ı anarım, başkalarını kendime tercih etmeyi yeğlerim.” Bunların tümü de bir “ben”dir ve bunun da dereceleri vardır. “Ben”in o çok yüce sözleri söylediği yer, konuşmakta olan insan “ben”inin üst derecesidir. Hayvanî konuların konuşulduğu yer ise onun alt dereceleridir.

Bir örnek verelim: İnsanın “ben”leri arasında bazen çatışma baş gösterir. Bu çatışma bazen akıl ile nefsin veya irade ile hevanın çatışması olarak ifade edilir. Herhalükârda insanda böyle bir çatışma vardır. Hayvanda ise böyle bir iç çatışma yoktur. İnsan, bir yöne isteklidir, ama bazen isteğinin zıddını yapmaya karar verir. Mesela, doktor insana bir rejim yapmasını söyler. “Sizde şeker var, falan şeyleri yemeyin” der. İnsan bunu uygulamaya karar verir. Fakat istek ve arzusu, doktorun dediğini değil, kendi isteğini yaptırmaya çalışır. Sofranın başında nefsî istek faaliyete geçer ve menedildiği şeyleri yemeğe yönelir. İnsan pratik hayatta bazen nefsin isteklerine isyan eder; bazen de boyun eğer. İnsan sabah erken kalkmak ister, buna karar verir. Fakat gece uyanıp sıcak yatağından çıkmak istediğinde ahlakî iradesi ona “hareketlen, kalk” derken arzu ve isteği ona “çıkma” diye fısıldar. İnsan bazen kalkar, arzusunun tersini yapar; bazen de arzusuna uyar. Hayvanda bu tür bir çatışma yoktur. Hayvan istekleriyle hayvandır. İsteğin hükmettiği her yolu hayvan uygular. Hayvanda isteklerin tersini yapmasını emredecek başka bir emredici güç yoktur.

İçteki bu çatışma ne ile ne arasındadır? Bu çatışmanın insanın kendisiyle kendisi arasında olduğu açıktır. Çatışma insanın dışında değildir. İnsan boş bir şeyle çatışmaz. İnsanın içinde birbiriyle çatışan ve insanın kendisinden olan iki güç vardır: Biri bu yemeği yeme der; diğeri yemek ister. Bu çatışma insanın içindedir. İnsan ahlakî iradesi ile tabii isteklere galip geldiği zaman başarılı olduğunu ve zafer kazandığını hissederek kendinden ümitli olur. İşte benim asıl “ben”im, bu akıl veya ahlakî irade dediğimiz şeydir. Alt derecede olan “ben”, üst derecede olan “ben”in aracı konumundadır. Yemek, içmek vs. üst “ben”in kendisini gerçekleştirmek istediği araç ve vasıtalardır. O zaman gerçek “ben”, karar veren makamdır; akıldır, idraktir. Fakat tabii emirleri bana veren makam ise bilinmeyen başka bir makamdır. O, ben değilim.

Bu durumda şu soruyu sormak gerekir: Şimdi nefsle mücadele gerektiğine göre hangi nefsle, hangi “ben”le mücadele etmek gerekir? Mücadele edilmesi gereken “ben”, gerçekte “ben” olmayan hayvanî ben’dir. Yani insanın içindeki tüm çatışmalar gerçekte “ben”in, “ben”le çatışması değil, “ben”in “ben olmayan”la çatışmasıdır. Hayvanî isteklerin galip geldiği bir yerde insanın aslî “ben”i mağlup olmuş, unutulmuştur. Gidip onu bulmak gerekir. Vücudunda hayvanî duygulardan başka bir şeyin hükmetme yetisine sahip olmadığı o insan gerçekte hakikî benliğini, “gerçek ben”ini yitirmiştir. O, kendini unutmuştur. Hangi şey düşüncesine hükmetmektedir? Para, şehvetler, yiyecek ve içecekler… Bunların dışında vücuduna bir şey hükmetmemektedir. O halde o “ben” nereye gitti? Unutuldu. “Ben” yerine “ben olmayanı”ı “ben” sanıyor. Kendisi “ben’inimi kaybetmişim” diye düşünmüyor. İnsan hiçbir zaman kendini unuttuğuna inanmak istemez. “Ben kendimi mi unutmuşum. Nasıl olur, ben her zaman kendimden dem vuruyorum. Bu paranın sahibi benim, şu yemeği yiyen benim” demektedir. Oysa Kur’an “Ben’ini kaybetmişsin; o ‘ben’ sen değilsin, o başka bir şeydir. O, senin asalak ben’indir. O, senin ‘asıl ben’in değil, ‘asalak ben’indir” buyurur: “Allah’ı unutan, bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.” (Haşr, 19) O zaman insan “asıl ben”ini hatırlamalıdır. Unutulan şey hatırlanır. Hatırlandığında insan kendini bulmuş olacaktır. (Bk. Ahlak Felsefesi, s. 150-156)

Mutahharî’nin söylediklerinden şunu anlıyorum: İki ayrı “ben” yoktur. Tek bir “ben” vardır. Ben’in mertebeleri söz konusudur. Bu da edindiği sıfatlara göre şekillenir. Sıfat kazanması da yaptığı eylemlere bağlıdır. “Ben” kazandığı sıfatlarla alt dereceden yukarıya doğru yükselirse kemale ermiş olur. Nefs-i emmareden, yukarıya doğru nefs-i mutmainneye’ye yükseliş bu olguyu göstermektedir. Her aşamada nefs vardır. Nefissiz olmaz. Yükseliş de nefsin varlığına bağlıdır. Nefs olmasa yükseliş de olmaz. Yükselmenin nihayeti yoktur, ama diyelim ki, en üst mertebeye çıkıldığında nefs artık başkalaşmıştır. Saflaşmış, ruhanîleşmiştir. Bu tıpkı akademik süreçlerde bedenen ve aklen ilerlemeye benzer. Bir üniversitede akademik yükseliş beden ve aklen ilerleme ile gerçekleşir. Bedenen olması yazarak ürün ortaya konulmasıdır. Aklen olması bu ürünlerin düşünülerek, tasarlanarak yazılmasıdır. Burada kişi, Dr. Doç. ve Prof. hatta Ordinaryüs Prof. olabilmektedir. Bunların hepsi kazanılmış sıfatlardır. Bunlar somuttur, gözle görülebilir şeylerdir. Dr. olan da, Prof. olan da aynı zattır. Ancak Prof. olmakla farklı bir görüş alanı, farklı bir bakış açısı kazandığı da bir vakıadır. Nefs söz konusu olduğunda da aynı şey geçerlidir. Nefs de sadece emmare veya levvame sıfatıyla yetinmemelidir. Yetinirse kemal yolculuğu eksik kalır. Eksik kalanın bakışı da eksik olur. Akademik kariyer yataydır, somuttur, ilerlemecidir. Nefste uzmanlaşma ise dikeydir, soyuttur ve tekamülcüdür.  Nefste uzmanlaşma, psikolojinin insanda uzmanlaşmasının kat be kat fevkindedir. Bugün tasavvufta mesela, sevgi ve korkunun nihayetsiz şekilleri bilinse psikolojinin henüz emekleme devrinde olduğu anlaşılır diye düşünüyorum. Bir sonraki yazıda Aliya…